Beklentiler Dünyası

Belirsizliklerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Yarının ne getireceğini sadece tahmin edebiliyoruz. Geleceği tahmin edemediğimiz bir dünya ise dehşet verici olurdu. Öyle ki beynimiz evrimsel olarak geleceği tahmin etmek, kurgulamak, ne bekleyip ne beklemeyeceği üzerine öngörüde bulunmak ve buna hazırlık yapmak üzerine gelişmiştir. Bu kavrama ‘tahmin yürüten beyin’ denebilir. Bu görüşe göre, gerçekliği önce kurguluyor, sonra gelen verilerin beklentilerimize uygun olup olmadığını kontrol ediyoruz. Bunu yaparken de beyin geçmişte öğrendiklerini kullanıyor. Beyin bunu yaparken aynı zamanda kendi iç modelini dışardan gelen verilerle karşılaştırıyor. Beynimiz bununla kalmıyor, beklentilerimizi sınıflandırıyor, kategorize ediyor ve çeşitli şemalar içinde değerlendiriyor. Beklenti dediğimiz şey umut, özlem, istek, hayal vb. Sözcüklerle benzer anlamlar çağrıştırsa da etimolojik açıdan ‘’bir olgunun sonunda olması umulan, gerçekleşmesi beklenen şey’’ iken ruh bilimsel anlamda ‘belirli bir olayın baş göstereceğinin sezinlenmesi sonucu’’ ortaya çıkan ve ‘’canlıyı bir dizi harekete zorlayan coşkusal bir gerilim’’ dir. Bu yazıyı yazarken aklıma ‘Que sera que sera’ şarkısı geliyor. Şarkıda annesine geleceği soran bir çocuk var ve gelecekte neler olacak güzel olacak mıyım, zengin olacak mıyım diye soruyor. Annesinin verdiği yanıt ise ne olacaksa olacak, gelecek bizim değil diyor.  Gerçekten de öyle değil mi? Kafamızda gelecek hakkında sorular vardır bitmek bilmez bir merak ama gelecek de bir o kadar belirsizdir ki, yarının ne getireceğini bilmeyiz. Hayatımız boyunca çeşitli hayaller kurarız, hayallerimizi gerçekleştirmek için harekete geçeriz. Büyüdükçe beklentilerimiz değişir, bizden beklenenler de değişir. Kendimizi bir beklentiler dünyasında buluruz. Pişmanlık ve özlem denizinde kulaç atan bir insan hayal edin, pişmanlıklar bizi geri çekerken özlemini duyduğumuz hayat bizi ileriye sürükler. İzlediğim bir filmdeki ana karakter postacı şöyle der:

‘’Bütün ömrüm boyunca bir istasyonda bekler gibi bekledim. İnsanlar gelip gidiyorlardı, herkesin gideceği bir yer  vardı. İnsanlar değişiyordu, ama benim trenim gelmiyordu. Daha sonra düşündüm, niçin benim trenim gelmiyor diye, itiraz ettim. Meğer nereye gideceğimi bilmiyormuşum.’’


            Her insan günün birinde afallar, nereye gideceğini bilemez, şaşkınlık içinde kendini bu duyguları yaşarken bulur. Kararsızlık denizinde bir oraya bir buraya kürek çeker fakat yerinden hareket edemez., bir ileri bir geri, bir ileri bir geri...Yaşam bir bekleme salonudur. Bize hayaller kurdurur, planlar yaptırır, görülecek güzel günleri büyük barkovizyon ekranlardaki şatafatlı gösterilere çevirir. Bazıları Godot’yu bekler, kim olduğunu, nerede bulacağını, gelip gelmeyeceğini bilmeden. Kimileri de ne olduğunu, nerede bulacağını, gelip gelmeyeceğini bilmeden-aşkı? Sadece aşkı mı? Başarıyı, gelecek güzel günleri, emekliliği, huzuru bekler dururuz. Hep birilerini, bir şeyleri bekleriz. Estragon ve Vladimir oyun boyunca Godot’u bekler durur. Seyirci ise Godot’un kim olduğunu öğrenmeyi bekler. İnsanlar aşkı bekler. Herkes beklentilerini yaşar. Tüm zamanın kendimize ait olduğu, mecburiyetlerden arındırılmış, sevgi ve huzuru bulacağımız günleri bekleriz. Peki o günün geleceğinden nasıl emin olabiliriz? O gün geldiğinde bizim burada, bu hayatta olacağımızın garantisini kim verecek? Nedir yaşamın amacı? Beckett’in ‘’Soluk’’ adlı kısa oyunundan anladığımıza göre, insan ölmek için doğar. Doğum ile ölüm arasındaki süre ise, bir yaşam boyu uzunluğunda görünse de, 30 saniyeye sığacak kadar kısadır da.  


            Beklenti psikolojide de kendisine yer bulmuş bir kavramdır. ‘’Beklenti etkisi’’ olarak da adlandırılan ‘’Pygmalion etkisi’’ eski bir mitolojik öyküden alır adını. Kıbrıslı bir heykeltıraş olan Pygmalion yaşadığı kötü deneyimlerden ötürü kadınlardan nefret eder ve ölünceye kadar evlenmeyeceğine yemin eder. Ancak günün birinde yaptığı ‘’uyuyan aşk’’ anlamına gelen Galatea adı verdiği eserindeki kadın heykeline aşık olur. Aşk tanrıçası Venüs’ten heykeline can vermesini dileyen Pygmalion, heykelin canlandığını görür ve hemen evlenirler.  Pygmalion miti literatürde ‘’kendini gerçekleştiren kehanet’’ olarak geçmiştir. Gerçek hayatta bir heykelin canlanmasını beklemez akıl karı olmasa da düşüncelerimiz göz ardı edilemeyecek boyutta kudrete sahipler. Yine Yunan mitolojisinde geçen bir hikayeyi anlatacağım. Eros Yunan mitolojisinin önemli kahramanlarından aşk ve şehvet tanrısıdır. Miletos Kralı’nın üç kızından en güzeli olan Psike’nin güzelliği Afrodit’i rahatsız edince Eros’u görevlendirir. Eros attığı oklarla Psike’yi hedef alacak ve şehrin en çirkin erkeğine aşık olmasını sağlayacaktır. Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz. Eros Psike’ye aşık olur. Onu alarak sarayına götürür. Ancak bir şartı vardır Eros’un; geceleri karanlık olunca gelecek ve Psike onun karanlıkta kalan görüntüsüyle yetinecektir. İnsan göz önünde olan toplumsal özellikleri kadar karanlıkta kalan dürtüsel yanlarıyla da vardır. Aşk kendi karanlığını ötekine sunmaktır. Aşk kavuşmayı beklemektir. Bu nedenle aşk Godot’u beklemektir; hem de kim olduğunu, nerede bulacağını, gelip gelmeyeceğini bilmeden. Üstelik vazgeçmeden...

Comments

Popular posts from this blog

İkigai Felsefesine Giriş

Kitap Önerisi: Vahşi Kadının Yolculuğu

Kitap Önerisi: Bir Cadı Masalı